Kadir Mısıroğlu ve Hayatı: Yakın Tarihin Örtülü Yalanlarını Ortaya Çıkaran Müslüman Tarihçi

DOĞRU TARİHÇİLİĞİN KILIÇLAŞAN BİR KALEMİDİR Kadir Mısıroğlu

Kendisinden bir çok gerçekleri öğrendik Allah Razı olsun.

Yakın Tarihimizin utanç veren ve yalanlarla örtülerek bizlere aktarılan hadiselerini en iyi günyüzüne çıkaran zatlardan birisidir.

Çok değerli bir tarihçi olup, yakın tarih hakkında rejimin zorla inandırmaya çalıştığı sınır tanımaz yalanlardan birçoğunun aslında öyle olmadığını ortaya çıkartmış ve ispatlamıştır.

Bu yüzden çok çileler çekmiştir. Çok cezalar almış çok dışlanmıştır.

Davasından hiç vazgeçmemiş fakat, ömrü; baskı, hapis ve sürgünlerde çile çekmekle geçmiştir.

Tam olarak ehli sünnet üzere yaşayan bir müslüman olmasının yanısıra birçok din ilimlerine de vakıftır.

En büyük hasleti ise, doğruları söylemekteki cesaretidir.

Kimseden korkmadan, yanlış ne var ise sesini yükseltir sağolsun.

Bugüne kadar ortaya koyduğu görüşlerine sonuna kadar destek verir bütün ehli sünnet müslümanlar.

Şimdi biz de hazircevap.net olarak Kadir Mısıroğlu’nun biyografisini bir ansiklopedik anlatımla, bir de kendi ağzından vereceğiz.

Sonra da, sözlerinden bazılarını yayınlayarak bazı konuşmalarını dinlemenizi tavsiye edeceğiz.

1933 doğdu. 1954 senesinde İstanbul Hukuk Fakültesi' ne kaydoldu.

Fakülte hayatı gayet hareketli ve mücadeleli ve -daha o yıllarda- dava açısından gençlerle alakadar olmanın ehemmiyetini idrak ederek talebeliliği müddetince birçok yurt açıp çalıştıran Mısıroğlu, fakülte yıllarından itibaren hukukçuluktan çok tarihçiliğe meylederek yakın tarihimiz ile alakalı araştırmalara başladI.

Vasıl olduğu kanaatleri, izhar ve ifadenin kaanuni güçlüklerine rağmen yazıp söylemekten geri kalmayan Mısıroğlu, 1964 yılında, ilk eseri olan Lozan; Zafer mi, Hezimet mi?! nin birinci cildini kaleme aldı be aynı sene Sebil Yayınevini kurdu.

1970 Yılının ocak ayında Milli Türk Talebe Birliği' nde Harf Inkılabı ile alakalı verdiği bir konferansı dava mevzuu yapılarak hakkında Eşkişehir Örfi İdare Mahkemesi' nce mahrumiyet kararı verildi.

Bu hapsedilme macerasından sonra yine doğru bildiği yolda yılmadan devam ederek 1976 yılı başından itibaren -İslami mücadelede çok büyük boşluğu dolduran haftalık Sebil Dergisi ni çıkarmaya başladı.

Bu dergideki bir takım yazılarından dolayı kısa bir müddet sonra hakkında M. Kemal Paşa ile ilgili mahud 163. maddeye istinaden sayısız dava açıldı.

1980 ihtilali ile kendisininde vazifeli bulunduğu M.S.P Merkezi Umumi Heyeti hakkında tevkif kararı verilince, hakkında daha evvel açılmış olan davaların, MSP davasıyla birleşmesinden doğacak ağırlıktan dolayı bazı arkadaşlarının ısrarı ile yurt dışına çıktı

Gayet sıkıntılı geçen 11 yıllık gurbet hayatından sonra 1991 yılında vatana avdet edebilen Kadir Mısıroğlu, eser telifine ve inandığı dava yolunda çalışmalarına devam ediyor. Yazar, yurt içinde ve yurt dışında onbinlerce konferans verdi,

evli ve üç çocuk babasıdır. Şuan da Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı'nın da reisidir.

KENDİ DİLİNDEN HAYATI

1933 yılı Ramazan-ı Şerifi’nin yirmiyedisinde yani “Kadir Gecesi” seher vakti Dünya’ya gelmişim.

O saat mahallemizin Câmii Şerifinde âdet üzere “Seher Mukabelesi” okunuyormuş. Bu mukalebeyi takib etmekte olan babamın kulağına o anda müjdeyi fısıldamışlar ki, tam “Sûre-i Kadir” okunuyormuş. Bu sebeple ismimin “Kadir” olarak konulmasını gönlünden geçirmiş.

Doğduğum ev Akçaabat’ın Dürbinar Mahallesi’nin “Dere Mahallesi” denilmekle mâruf semtinde iki katlı, ahşap kağgir karışığı bir evdi.

Hâlâ ayakta olan bu ev ailenin köyden şehre indiğinde yerleşmiş olduğu ilk evdir.

İsmimin Kadir olarak konulmasına babaannem itiraz etmiş ve Dedemin adını bana vermekte direnmiş,

Dedemin adı aslında Kâzım‘mış. Fakat güzellik ve yakışıklılığından kinaye “Paşa, Paşa…” diye sevilirken Kâzım unutulup Paşa umûmileşmiş.

Bundan dolayı babaannemi de tatmin maksadıyla bana “Kadir Paşa” adını vermişler.

Lâkin babam bu ismi nüfusa Paşa’sız olarak kaydettir miş.
Esasen bir yıl sonra da çıkarılan bir kanunla paşa sözü diğer bir çok elkabla birlikte yasaklanmıştır. Buna rağmen, mahallede hep “Kadir Paşa” olarak anılagelmişimdir.

Dedemin mezarı Dürbinar mahallesindeki aile kabristanı-mızdadır. 1975 yılında vefat eden babam 1991 sonlarında vefat eden vâlidem ve diğer akrabalarımız da orada yatmaktadır.

Vâlidem Sâriye Hanım da ebâecdad Akçaabatlı olup kazanın en eski ve mâruf âilesi “Hacısâlihoğulları” ndandır.

Vâlidemin anlattığına göre hiç ana sütü emmediğimden, çocukken gâyet cılızmışım.

Hatta bu sebeble dört yaşına kadar yürüyememişim. Bir gün kapıya gelen dilenci kılıklı biri Vâlideme:

” - Bu çocuk neden hep oturuyor?”diye sormuş. vâlidem de cılızlıktan yürüyemediğimi izah edince adam:

” - Siz buna bir kurban kesiniz, kurbanın kanıyla kendisini belden aşağıya yıkayınız, kan vücûdunda üç gün kalsın.

Üç gün sonra normal su ile yıkayıp kanları temizleyiniz. Allah (c.c.)’ın izniyle yürür!..” demiş.

Vâlidem kendisine bi, ikram için odaya girip çıktığında kapıdaki bu zatın kaybolduğunu görmüş. Bu işte bir fevkalâdelik olduğunu düşünerek o gün adamın dediğini yapmış ve böylece yürümüşüm.

Cılızlığım sebebiyle yedi yaşıma bastığımda mektebe gönderilmedim. Bu husustaki yalvarmalarım fayda vermedi. Bir yıl sonra yani, sekiz yaşında Akçaabat Merkez İlk Mektebi‘ne başladım.

İslâm aleyhtarlığının en şiddetli bir sûrette yürütüldüğü zamandı. Mektebe başlamadan önce Kur’an Hocası’na gitmiştim. Hocanın defaatle Jandarmalar tarafından basılması yüzünden, ancak bir hatim indirebildim.

İlk tahsilimi tamamıyla bu Merkez İlk Mektebi ‘nde bitirdim. O sene kazamızda bir ortamektep yapılmasına başlanmış fakat bitirilmemişti.

Babamsa beni okutmak istemiyordu. Bu sebeble devre arkadaşlarımdan bazıları orta mektep tahsili için Trabzon’a gittikleri halde, babam beni bir terzi yanına çırak olarak verdi.

Fakat benim böyle bir işle vakit geçirmeye hiç de niyetim yoktu. Bu bakımdan sık sık terzi dükkânından kaçıyordum. O sıralarda başta Hz. Ali cenkleriyle ilgili kitaplar olmak üzere, ne bulursam okuyordum.

O derece ki, her an elimde kitap bulunduğundan söylenen söz kulağıma girmez, bana havale edilen işleri yanlış yapardım.

Bir gün böyle bir halime kızan vâlidem biriktirebilğidim bütün kitapları avluya dökerek yakmıştır.

Bu kadar anormal okuma hevesimin sonunda şuurumun bozulacağından korkuyorlardı
.

Ertesi yıl ortamektep ikmal edildi. Talebeler kaydolmaya başladılar. Babam beni okutmamak için hâlâ direniyordu.

” - Bir tek oğlum var, okuyup da memur olur giderse ocağım söner” diyordu. Lâkin sağın, solun zorlaması, hocalarımın baskısı neticesinde O’nun mukavemetini kırabildik. Böylece yirmibir numara ile Akçaabat Orta Mektebi‘ne en son kaydolan bir talebe olabildim.

O yıl (1947) Büyük Doğu ile tanıştım. İlk mektepten itibaren parlak bir talebeydim. Hocalarım beni el üstünde tutarlardı. Hariçten ne bulabildimse okumam sebebiyle dâima sınıf arkadaşlarımın üstünde bir seviyem vardı.

Büyük Doğu, CHP, M. Kemal Paşa ve inkılâplara bakış açımın teşekkül etmesinde mühim bir merhale oldu.

Esasen öteden beri evimizin dindar havasında bunlar menfur ilân edilmiş olduklarından bende, bu istikamette bir temâyülün ilk nüvesi mevcuttu.

Orta mektep ikinci sınıfda okurken (1948) sınıf arkadaşlarımla vâki bir münakaşa mektep dışından idareye aksettirilmiş ve bundan dolayı bir haftalık “Tard-ı muvakkat” yani geçici uzaklaştırma cezası almıştım.

Sebap gâyet basitti: Bu münakaşanın mevzuu M. Kemal Paşa’nın şahsiyet ve hareketleriydi. Bu hususta serdettiğim fikirler, idarece suç telakki edilmiş ve bir hafta mektepten uzaklaştırılmıştım.

Eğer fevkâlâde zeki bir talebe olmasaymışım, beni büsbütün kovacaklarmış. Babam bu ceza işiyle hiç alâkadar olmadı. Belki de kovulmadığıma üzülmüştür.

Lâkin bu sûretle başlayan yakın tarihimizle alâkalı bir bakış açısı, zamanla gelişecek, hayat ve mücâdelemin hâkim çizgisini teşkil edecekti.

Hafta sonları, Trabzon’a gidip gelmeye başladım. Trabzon lisesi’nde ve Trabzon Muallim Mektebi’nde bazı milliyetçi arkadaşlar edindim. Bunlar vasıtasıyla Sebilürreşad ve Serdengeçti mecmualarından haberdar oldum.

O sırada güdümlü demokrasi mücâdelesinin hızlanmasıyla dindar insanlar da milliyetçilik adı altında yavaş yavaş fikirlerini izhar etmeye başlamışlardı.

Bu sebeple üç-beş sayı çıkıp batan birkaç sayfalık gazete ve dergiler görülüyordu. Bunların her birinden birşey kapmışımdır.

1950 yılında Trabzon Lisesi’ne başladığım zaman, şahsiyet ve fikirlerim ana hatlarıyla tebellür etmiş bulunuyordu. Kendime göre fikrî bir muhitim de vardı.

Sık sık anma günleri yapar, Mehmed Akif, Kâzım Karabekir ve hatta Mareşal Fevzi Çakmak için bile mevlüd okutmaya kadar varan, alâkalar içinde davayı terennüm etmeye çalışıyordum ki; bunlardan bazıları mahallî gazetelere de aksetmiştir.

Bu sırada dört küçük milliyetçi teşekkülün birleşmesiyle vücud bulan “Türk Milliyetçiler Derneği” nin Akçaabat Şubesi’ni açtım ve 1953 yılında DP hükümetince basit bir bahane ile kapatılıncaya kadar başkanlığını deruhte ettim.

En yakın arkadaşım bilâhere 27 Mayıs İhtilâli hengâmında öldürülen Özdemir Kazancıoğlu idi. O’nunla gece gündüz beraberdik.

Trabzon Lisesi benim için islâmî mücâdele bakımından dört fırtınalı yıl olarak geçmiştir.

O zamanlar liseler dört yıldı. Heyecan ve asabiyetim had safhada olduğundan, nasıl olup da o mektebi bitirebildiğime hâlâ şaşarım.

1953 yılında İstanbul’un Fethi’nin beş yüzüncü yıldönümü dolayısıyla yapılan kompozisyon yarışmasını kazanarak bir güzel dolmakalem mükâfat olarak aldım.

Bütün lise hayatım boyunca iki dindar hocayla karşılaşabilmişim. Bunlar coğrafya muallimi merhum İsmail Hakkı Berkmen ile halen hayatta olan Ahmet Saka Bey’lerdi. İdâre ve müdürümüz dindarlık ve milliyetçiliğe haşin bir sûrette karşıydı.

Bundan dolayı pek çok kereler disiplin kuruluna girip çıkmak mecburiyetinde kalmışımdır.

Bu arada binbir güçlükle temin edebildiğimiz namaz odasına asılmış olan bir takvimin kartonundaki M. Kemal Paşa resmini yırtma sebebiyle üç gün “Tard-ı muvakkat” cezasına çarptırılışım zikre değer.

Bilahere büyütülen bu hâdise yüzünden, mezûniyet ve olgunluk imtihanları arasında tamamen mektepten uzaklaştırılma cezasına çaptırıldım.

Ayrıca, güya beni himaye etmiş olmak töhmetiyle o zamanın başmuavini İsmail Hakkı Berkmen ve edebiyat muallimi Kaya Bilgegil (sonradan profesör) de altı ay vekâlet emrinde kalmak sûretiyle iz’ac olunmuşlardır.

Ben de müteakip imtihanlar için Giresun’a gittim. O zaman olgunluk imtihanı dört dersten yapılırdı. Sualler Bakanlıktan gelirdi. Yolda imtihanların birini kaçırmıştım.

Diğerlerini Giresun’da vermiştim. Kaçırdığım imtihan için 1954 Ekimi’nde Erzurum’a gittim.

Bu dersin imtihanını da Erzurum Lisesi’nde vererek nihâyet lise mezunu olabildim.

Lâkin lise devremdeki mücadeleler tâfsilatıyla okunmaya değer mâhiyettedir.

Davamızın o günkü şartlarının anlaşılması bakımından hâiz-i ehemmiyet olan bu devreyi, çeşitli yönleriyle anlatan “Geçmiş Günü Elerken I-II” serlevhalı esere bakılabilir.

Artık yüksek tahsil için İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Babamın bu husustaki muhalefetini bertaraf etmek kolay olmadı. O sırada mahallemizde bir kız delirmişti.

Okuma arzusuna set çekildiği için delirdiği şâiası babamı biraz yumuşatır gibi oldu. Lâkin para vermeyerek Akçaabat’tan ayrılmamı önlemeye çalışıyordu.

Zavallı anacağım aynı zamanda terzilik eder, şuna buna dikiş dikerdi. Yediyüz lira para biriktirmiş imiş. Bunu bana verince, son müşkül de hallolmuş oldu.

Üç günlük bir vapur yolculuğundan sonra 6 Ekim 1954′te İstanbul’a ayak bastım. Her taraf bayraklarla donatılmıştı. İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluş yıldönümü imiş. Boğazı hayranlıkla seyrederek Galata’da karaya ayak bastım. Bir müddet Edirnekapı’daki eniştemin yanında, bir müddet de Fatih Sarıgüzel’deki babamın teyzesi yanında kaldım.

Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırarak bilahere Trabzon Liselerinden Yetişenler Cemiyeti‘nin Soğanağa semtindeki yurduna yerleştim.

Fakülte hayatım lisedekinin birkaç katı daha hareketli ve mücâdeleli geçti. Bunun bir kısım tafsilâtını da yine “Geçmiş Günü Elerken” adlı eserimde bulabilirsiniz.

Ehemmiyetli olanı bir taraftan çalışarak, diğer taraftan da okumak sûretiyle fakülteyi yürütmüş olmam ve dava için uğraşmaktan bir an bile geri durmamamdı.

Trabzon Liselerinden Yetişenler Cemiyeti‘nin yurdundaki ikâmetim bir yıl sonra o cemiyetin başkanlığını yapmamı ve bu başkanlıkta yurtçuluk mes’elesini öğrenmemi intaç eylemiştir.

Üniversite talebeliğim esnasında yedi talebe yurdu açıp çalıştırmışımdır ki bunların en meşhurları “Vefa”, “Seyhan”, “Karadeniz” ve “Yıldız” Talebe Yurdlarıdır.

Dava yönünden genç insanlarla meşgul olmak için en müsâid müessesenin yurd olduğunu ilk keşfeden benim, desem herhalde yanlış olmaz, o derecede ki mâhud dönme Ahmed Emin Yalman o tarihlerde vatan gazetesinde bu faaliyetimden dolayı aleyhime bir baş yazı yazmıştır.

1961 yılında Aynur (Aydınaslan) ile evlendim. Sırasıyla Abdullah Sünusi (1963) Fatıma Mehlika (1965) Mehmed Selman (1973) isimli üç çocuğumuz oldu.

Fakülte yıllarından itibaren neşriyat ve konferanslar vermeyi hızlandırarak hukukçuluktan çok tarihçiliğe meylettim.

Yakın tarihimiz üzerindeki araştırmalar daha çok alâkamı celbediyordu.

Vâsıl olduğum kanaatleri, izhar ve ifadenin kanûnî güçlüklerine rağmen yazıp söylemekten geri kalmadım.

Daha önceleri çeşitli mecmua ve gazetelerde çoğu müstear adlarla yazılar yayınlamıştım. Öz adımla matbuat âleminde ilk görünüşüm 1948 yılındadır.

Bu çocuksu bir şiirdir ve Yeni Polathane Gazete’sinde yayınlanmıştır. Polathane, Akçaabat’ın eski adıdır.

Fakülte yıllarımda merhum İlhan Darendelioğlu‘nun çıkarmakta olduğu Toprak Dergisine de Mehmed Meriçgiller nâm-ı müsteari ile birkaç yazı yazmıştım.

İlk eserim Lozan Zafer mi, Hezimet mi ? adlı araştırmanın birinci cildidir. İlk tabı 1964 yılında yapılmıştır. Aynı yıl “SEBİL YAYINEVİ”ni kurmuştum.

Bu eser yayınevinin ilk kitabı oldu. 1970 yılındaki genişletilmiş ikinci tabı 5816 sayılı “Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”na istinaden toplattırılmış, hakkımızda dava açılmış ve bu dava 1974 umûmî affı ile bir karara iktiran etmeksizin düşmüştür.

1970 yılı ocak ayında İstanbul Milli Türk Talebe Birliği‘nde “Harf İnkılâbı” ile alâkalı bir konferansım dava mevzuu yapılarak hakkımda Eski-şehir Örfî İdare Askerî Mahkemesi‘nce yedi sene hapis beş sene amme haklarından men ve yirmi ay sürgün cezası verilmiştir.

Hem kanunî ikametgâhım ve hem de konferansın verildiği yer İstanbul olduğu halde, Eskişehir’in bir selâhiyet tecâvüzü ile bu davaya bakmasındaki garabet ve hukukun defaatle nasıl çiğnenmiş olduğunu göstermek için ciltler dolusu yazmak gerekir.

Şâhidlerin hapsedilmesinden tutunuz da, askerî şahısların kendi fiilleri ha-kkında şahid olarak dinlenmelerine ve hatta önce beraat olarak yazılmış olan kararın kumandan İrfanÖzaydınlı’nın baskısıyla yırtılıp yedi sene hapse tahvil edilmesine kadar nice nice kanunsuzlukların sergilendiği bu macerayı - inşallah - müstakil bir eser halinde kaleme alacağım.

Hükmedilen cezanın infazı Eskişehir Sivil Cezâevi‘nde başlayıp İstanbul Sağmalcılar Cezaevi, ve Bakırköy Akıl Hastahânesi Adlî Servis merhale-lerinde geçtikten sonra Cerrahpaşa Hastahânesi Psikiyatri Kliniği‘nden 1974 Yılı Mayısında çıkarılan umûmî afla nihayete ermiştir.

Lâkin bu benim ilk hapsedilişim değildir. Merhum Necip Fazıl Bey‘le yakınlığım dolayısıyla resmî bir sürü istintak geçirmiş ve nihayet 27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra hapsin hem de “Kızgın Askerler” kontrolündeki en şiddetli nev’ini tatmıştım.

Aziz Nesin‘le Nâdir Nâdi arasındaki bir kalem münakaşasından başlayıp garip şekiller geçir-dikten sonra benim Bursa’da Çekirce Kaplıcaları‘ndan alınıp İstanbul’a getirilmem, İstanbul Harbiye Binasındaki hücrelerden birine hapsedilmem, bilâhere Balmumcu Askerî Kışlası‘ndan tahliye edilmemle ilgili tafsilât da müstakilen yazılmaya değer mâhiyettedir.

1964 yılında “Sebil Yayınevi“ni kurup kendimi tamamen neşriyata verdim. 1970 yılında Harf İnkılâbı ile ilgili mezkûr konferansım yüzünden, mâruz kaldığım hapsedilme macerasından sonra yine aynı işe devam ettim ve 1976 yılı başından itibaren haftalık olarak Sebil Dergisi‘ni çıkarmaya başladım.

Bu dergideki yazılarımdan dolayı kısa bir müddet sonra hakkımda M. Kemal Paşa ile ilgili mâhud kanun ve 163. maddeye istinaden sayısız dava açılması üzerine yeniden hapse girmeyi bertaraf etmek ümidiyle 1977 umûmî seçimlerinde MSP’den Trabzon mebus namzedi oldum.

Listede ikinci sıraya konulmam sebebiyle kazanamadım. Ertesi yıl aynı partiden İstanbul senato namzedi oldum. Yine ikinci sıraya konulmuş olduğum için kazanamadım.

1978 yılında MSP Merkez Umûmî Heyeti‘ne (Genel idare Kurulu) seçildim.

Bu vazifedeyken 12 Eylül 1980 İhtilâli oldu ve 13 Ekim 1980 tarihinde bütün merkez Umûmî Heyeti hakkında tevkif kararı verildi.

Bunun üzerine hakkımda daha evvel açılmış olan davaların, MSP davasıyla birleşmesinden doğacak psikolojik ağırlıktan kurtulmak isteyen bazı arkadaşlarımızın ısrarı sebebiyle yurtdışına çıktım, Almanya’da ikâmet hakkım olduğundan Frankfurt’a yerleştim.

Böylece vatan-ı azizimden ayrıldığım zaman, arkada otuzdan fazla ağır cezalık dava bırakmış durumdaydım.

Bilâhere çoluk çocuğumu yanıma getirttim. Almanların benden gayrısına oturma müsâdesi vermemesi üzerine, hep birlikte İngiltere’ye geçtik.

Gurbete hazır değildim. Mâlî imkânlarım mahduddu. Bu sebeble gâyet sıkıntılı bir gurbet çilesi içinde boğuşurken 1983 yılı başlarında gazete, radyo ve televizyon anonslarıyla yurda dönmeye dâvet olundum.

Dâvete icabet etmediğimden bilâhere Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı‘ndan tard edildim. Bu sebeble İngiltereden siyasî iltica hakkı istedim.

Bunun için 7 Eylül 1983 tarih ve 18158 numaralı kararın yayınlandığı Resmî Gazete’yi göstermem kâfî geldi.

Daha sonra ecdaddan kalma gayri menkullerim hazinece haraç - mezat sattırıldı. Bu yetmiyormuş gibi 1984 yılında da kitap depomuz yaktırılarak iktisaden çökertilmem için elden geleni yaptılar.

Çoluk çocuğumla Londra’da oturmaktayken geçimimi sağlayacak bir iş kuramadığımdan bir buçuk yıl sonra iş ve geçim mecburiyeti beni tekrar Almanya’ya dönmeye zorladı.

Böylece “Gurbet İçinde Gurbet” denilebilecek bir çile çemberi içinde günlerimi geçirmek kaderimin garip bir cilvesi olmuştur.

1991 Yılında çıkarılan Terör Kanunu” ile TCK.ndan mâhud 163.madde çıkarılınca aziz vatana avdet edebildim.

Yayınlanmış olan eserlerimin tam bir listesi işbu yazının altında mevcudtur. Ancak fazla emek vermediğim bazı eserlerde Cüneyd Emiroğlu müsteâr adını kullandığımı hatırlatmak isterim.
Eserleri
Araştırmaları
Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi? C. I (1965)
• Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi? C. II (1974)
• Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi? C. III (1977)
• Macar İhtilali ( 1966 )
• Yunan Mezalimi ( Türk' ün Siyah Kitabı ) ( 1967 )
• Kurtuluş Savaşı' nda Sarıklı Mücahidler ( 1967 )
• Amerika' da Zenci Müslümanlık Harekatı ( 1967 )
• Moskof Mezalimi C. I ( 1970 )
• Moskof Mezalimi C. II ( 1970 )
• Musul Mes' elesi ve Irak Türkleri ( 1972 )
• Osmanoğulları' nın Dramı ( 1974 )
• Ali Şükrü Bey ( 1978 )
• Bir Mazlum Padişah / Sultan Vahideddin ( 2005 )
• Bir Mazlum Padişah / Sultan Abdülaziz ( 2006 )
• Bir Mazlum Padişah / Sultan II. Abdülhamid ( 2007 )
İlmi - Fikri Eserleri
İslamcı Gençliğin El Kitabı ( 1981 )
• Hicret ( 1990 )
• Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet ( 1993 )
• Üstad Necip Fazıl' a Dair ( 1993 )
• İslam Yazısına Dair ( 1993 )
• Doğru Türkçe Rehberi Yahud Bin Uydurma Kelimeyi BOYKOT ( 1993 )
• Geçmiş Günü Elerken C. I ( 1993 )
• Geçmiş Günü Elerken C. II ( 1995 )
• Aşıklar Ölmez!.. ( 1994 )
• Üç Hilafetçi Şahsiyet ( 1995 )
• Gurbet İçinde Gurbet ( 2004 )
• Filistin Dramı' nın Düşündürdükleri ( 2004 )
• İthaflı Fıkralar ( 2005 )
• Hayat Felsefesi Yahud Yaşamak Sanatı ( 2005 )
• İslam Dünya Görüşü ( 2008 )
• Muhtasar İslam Tarihi C. I ( 2009 )
• Muhtasar İslam Tarihi C. II ( 2010 )
• Muhtasar İslam Tarihi C. III ( 2012 )
• Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri C. I ( 2010 )
• Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri C. II ( 2011 )
Romanları
Kanlı Düğün ( 1972 )
• Kırık Kılıç ( 1973 )
• Uzunca Sevindik ( 1973 )
• Kavuklu İhtilalci ( 2005 )
• Düzmece Mustafa ( 2005 )
• Zağanos Paşa ( 2006 )
• Cem Sultan' ın Papağanı ( 2006 )
• Veli Beyazıd' ın Bedduası ( 2008 )
• Makbul ve Maktul İbrahim Paşa ( 2008 )
• Barbaros Hayreddin Paşa ( 2009 )
• Sokollu Mehmed Paşa ( 2009 )
• Mimar Koca Sinan ( 2011 )
• Zoraki Asi ( Şehzade Bayezid ) ( 2012 )
Şiirleri
Cemre ( 1992 )
Cüneyd Emiroğlu Takma Adı İle]
• Perili Köşk ( Masal ) - ( 1972 )
• Yahudi ( İngilizceden Terc.) - ( 1974 )

Kadir Mısıroğlu’ndan Bazı Sözler
• Dinamik olan hayat, Kemalizmi fırlatıp çöpe atıyor. Sıkıntıları bundandır!
• Hangi ülkede biri ölünce sokakta insanları 1 dk durduyorlar? İnsan hakkına aykırı değil mi bu! Biz aynı fabrikadan çıkmış tuğlamıyız! Ben farklı düşünüyor olamaz mıyım!
• Sen imparatorluk varisisin! Nasıl olurda ırkçılık yaparsın!
• Sadece bir gözümüzün şükrünü eda etmek için, bir ömür secde etsek yetmez!
• Müslümanım deyip, gavur gibi yaşayacağım diyemezsin! Bu İslâm'a uymaz!
• Yunan harbindeki şehitlerimiz nereden bilsin sonradan baştaki adamın Yunan'ın yapamayacağını yapacağını?
• Yunan ordusu İzmir'e hilafet pazarlığından dolayı çıkmıştır!
• Askeri mahkemenin ne mal olduğunu ben bilirim! Şahidlerimin hepsini hapsettiler!Şahid hapsedilir mi!
• En bozuk adama karşı bile sabırla irşada devam etmeliyiz.
• Düşmanlarımızı dost etmeye çalıştık, ama dostlarımızı düşman ettik. Halk partisinin çırpınışları da buna dönecek!
• Artık din karşıtı hiçbir hareketin şansı yoktur.
• Mutekit bir Yahudiye de karşıyız. Sadece siyonizme değil. Çünkü Yahudilik, Yahudi olmayan herkesi katletmeyi emreder.
• Şeriat dünyada insan en fazla hak tanıyan sistemdir.
• Dünya'da hiçbir sistem insanı İslâm kadar yüceltmez.
• Samimi dinsize saygı duyarım ama tezadlı Müslümana saygı duymam! Müslüman Müslüman gibi olmalı.
• Lozan, Mustafa Kemal'in hilafeti övmesi üzerine inkîtâya uğramıştır. Çünkü, Mustafa Kemal ile İngilizler hilafeti kaldırmak üzerine anlaşmıştı.
• Mustafa Kemal olmasa demokrasi olmazmış. Kimse konuşamazmış. Sorarım bunu diyen gafillere! Osmanlının en müstebit olduğu iddia edilen Abdülhamid zamanında Padişaha galiz hakaret edenlere dokunulmuyordu. Bu hürriyeti de mi Mustafa Kemal sağladı.
• Şöhret afettir. Ben şöhretten daima kaçtım.
• Olgunluğun en bâriz göstergesi, dedikodu ve iftirâya tahammüldür. Bu olgunlukta birinci basamak; dedikodu ve iftirâya muttalî olunduğu nisbette ve sükûnetle cevap vermekle iktifâdır.
İkinci basamak, böyle bir dedikodu ve iftirâya sevinmek, üçüncü basamak ise, kendi nâmına sevinirken, dedikoducu ve iftirâcı hesâbına üzülmektir. Bu üzüntü, sevince gâlip değilse, olgunluk yine de eksik demektir.
Bu olgunlukta zirve ise, iftirâya cevap vermeksizin tahammül ve sevinmeden istiğfardır. Zîrâ dedikodu (gıybet) ve iftirâ olmasa günâh yükünü taşıyabilecek olan sırt nâdirdir.

Tavsiye;
Tüm kitaplarını hararetle tavsiye ediyoruz, ayrıca Özellikle dinlerarası diyalog konuşmasının videosunu internetten dinleyiniz.

"Müslüman Tarihçi, Yakın Tarihin Örtülü Yalanları, Yakın Tarihin Örtülü Yalanlarını Ortaya Çıkaran Müslüman Tarihçi" içeriği bitti...

hepsi çok kolay ödevler

hazircevap.net adresinde olaman senin için şans. Performans ödevinin nasıl hazırlanacağını kısaca açıklayarak, hazircevap.net'e gelenlere sonuna kadar destek olacağımızı hatırlatalım.

bir defa hepsi için büyük boy renkli birer karton al

kartonu ikiye katla. ve soldan açılan bir defter gibi düşün.

içte kalan kısmlarına sol üstten başlayacak şekilde yazılar yazarak ve resimler yapıştırarak ödevi bitirmelisin.

Tabii ki, bu yazılar ödev konusunu baştan itibaren düzenli bir sıraya göre anlatan yazılar olmalı.

Bir de bu yazılarda yer alan olayların bazılarının resimlerini küçük ebatlarda( 1 dosya kağıdına 5-6 ya da 7-8 resim sığacak kadar olmalı) internetten indirip bir dosyaya kaydederek çıktı almalısın.

bu çıktıda yer alan resimleri, makasla kesip, yazıları yazdıkça aralarda resim yapıştırma yerleri bırakarak resimleri de o boşluklara yapıştırmalısın.

mesela, atatürk kronolojisi için doğumundan itibaren hayatını adım adım anlatan yazıları sol üstten başlayacak şekilde yazarsın. 1881'de selanikte doğdu. hemen bu yazının altına veye yanına selanikteki evinin resmini internetten çıkarıp, uhu ile yapıştırmalısın. sonra doğumundan sonraki bazı olayları yazıp, okula başlayana kadar ki başından geçenleri resimden sonra yazmaya devam edersin.

rüştiyeye şu yıl başladı, hemen yanına yada altına internetten çıkardığın m.kemal rüştiyede resmini kesip yapıştırmalısın.

devamında okul hayatı ile ilgili yazıları yazmayı sürdürürsün, derken askeri okul, onunla ilgili resim, yazılar... bu şekilde hayatındaki gelişmeleri yazarsın,
neticede tüm ödev bitene kadar hayatının önemli olaylarını elle o kartona ya direk yazarsın yada, dosya kağıdının yarısından küçük parçalardaki beyaz kağıtlara elle yazarak bu yazıları kartona yapıştırırsın, tabi arada konuyla ilgili resimlerde yapıştrılmalı.

ayrıca bu resimler, hepsi aynı yere yapıştırlmayıp, konu anlatımlarının aralarına birer tane serpiştirilerek dağıtılmalıdır.

içte kalan 2 sayfada ödevi bitirmek gerekir.

bu büyük kartonla olan ödev. istersen aynı yöntemi daha küçük kartonlarla iç içe iki kartonu katlayarak da yapabilirsin. o zaman ödev 6 sayfaya yapıştırılarak yapılmış olur.

bu hemen hemen bir çok derste geçerli bir yöntem. senin bu 3 ödevden ilk ikisini direk bu şekilde yapabilirsin.

diğer performens hazırlama taktiklerini de daha sonraki yazılarımızda bulabilirsin

başarılar

başka yardıma ihtiyacınız olan bir durum olursa, aşağıdaki yorum bölümünden belirtebilirsiniz.

performanslarr

ya arkadaşlar benim inkılap için atatürk kronolojisi hazırlama
din kültürü için hac ve umrede gidilen yerleri resim ve yazılarla anlatma
ingilizce için atatürk ve kurtuluş savaşı afişi azırlama
LÜTFEN YARDIM EDİN!!

sana aynen katılıyorum

ayrıca her sözünü belgelere dayandırıyor

değerli yazardan öğrenelim gerçeği

sn .kadir mısırlıoğlu osmanlı tarihini doğru anlayan bilen anlatan 3-5 tarihcimizden biridir.Medya gerçek tarihimizin bilinmesini istemöediği için bu değerli zatı ekrana çıkartmıyor.sn yazar yağcılık,yalakalık vb hareketlere kızdığı için çok TV ekrana almaz vede gerçekleri yayınlamaktan korktuğu,çekindiği yani derin güçlerin hışmına uğramamak için sn şahsı yok kabuletmişlerdir.Ergeç kadir beyin dedikleri ,düşünceleri, yazdıkları topluma açıklanacaktır.sn kadir beye yasak getirenler kendilerini ifşa etmelidirler.Kadir beyin lafları çoğu zman kasıtlı olarak çarpıtılmıştır

dogru soyluyorsun kardesim,

simdiye kadar bizi nelerlen uyutmuslar saat 9-5 gece iyiki dokuz bes gecmis yoksa bir zaman daha gecikseydi daha ne cirkeflikler gorecekmisiz Allahu alem bu millet daha neler gorecekti boyle kadir misiroglu gibi Allah dostu hocalarimiz oldugu surece bizi uyutamiyacaklar Allahin izniyle Artik milletimiz uyaniyor insaallah hocama saygilarimi sunarim.

tarıhçı gerçeği söyler

sn .kadir mısırlıoğlu osmanlı tarihini doğru anlayan bilen anlatan 3-5 tarihcimizden biridir.Medya gerçek tarihimizin bilinmesini istemöediği için bu değerli zatı ekrana çıkartmıyor.sn yazar yağcılık,yalakalık vb hareketlere kızdığı için çok TV ekrana almaz vede gerçekleri yayınlamaktan korktuğu,çekindiği yani derin güçlerin hışmına uğramamak için sn şahsı yok kabuletmişlerdir.Ergeç kadir beyin dedikleri ,düşünceleri, yazdıkları topluma açıklanacaktır.sn kadir beye yasak getirenler kendilerini ifşa etmelidirler.Kadir beyin lafları çoğu zman kasıtlı olarak çarpıtılmıştır...mka

Yeni yorum gönder

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

Anket

Milli Eğitim Bakanlığının Uyguladığı TEOG (Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş) Sistemi, Sizce Uygulanmalı mı?: